GÜNDELİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÜNDELİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2011 Cumartesi

ÖYLE BİR GEÇİYOR Kİ ZAMAN

Yazmayalı ne uzun zaman olmuş.
İneklerle kala kalmış sayfam çoktandır.
Facebook tan ve buradan bloggerları takip etmeye devam ettim.

Uzun bir aradan sonra çalışma hayatına yeniden dönmek hiçte kolay değilmiş.
Tiger da benimle aynı zorluğu yaşıyor.
Her sabah çıkarken arkamdan, uykulu yeşil gözleriyle bakakalıyor.
Akşam dört pati koşarak karşılıyor.

Blog konusunda insanlar kendilerini iyice geliştirip sadece yemek konusunda değil moda, alışveriş, ev tasarımı konusunda da bir hayli yazar olmuşlar. Çok hoşuma gidiyor bu blogları takip etmek.

Yıllardır hiç bıkmadan takip ettiğim, meraklısı olduğum ve seyahate çıksada okusam diye beklediğim Bora Bilgin, sandaletli seyyahı örnek vermeliyim. Bir de bisikletli seyyah Hasan Söylemez var tabi. Düşük bütçelerle yapılan zengin içerikli gezi yazılarına bayılıyorum bunların.

Tesettür giyimin piyasada ki durumundan içi bayılan, vitrinlerine bile bakmaya tahammülü olmayan ve karma markalarla kendi tarzlarını oluşturup giyim tavsiyelerinde bulunan blog içerikleride ilgimi çekenler arasında.

Hayvansever bloglar evcil hayvan besleyenler için yararı inkar edilemez bir paylaşım.

Yemek blogları aldı başını gidiyor.

Bloglar yetenekli insanların kendilerini ifade ettikleri muhteşem bir paylaşım zemini haline dönüştü.

Onları seviyorum..

:))





11 Eylül 2010 Cumartesi

ADNAN MENDERES (son sözleri)

"Sizlere dargın değilim......

Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim.Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir.

İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok.

Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz?

Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim.

Dirimden korkmayacaktınız.

Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir.

Ama buna rağmen duam sizlerle beraberdir.

İnfaz Saati: 13.27''

9 Mart 2010 Salı

KUM SAATİ AHMET ALTAN

Ahmet Altan'ın dikkate değer ve manidar bu yazısını paylaşmak istedim. Aynı fikirde olanlarda olmayanlarda okumalı;
KUM SAATİ 09.03.2010-TARAF GAZETESİ

Ahmet Altan

İmparatorluk ve insan
Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda Elazığ köylüleri nerede oturuyordu?
Kerpiç evlerde.
Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde nerede oturuyorlardı?
Kerpiç evlerde.
İkinci Meşrutiyet’te?
Kerpiç evlerde.
Saltanat kaldırıldığında?
Kerpiç evlerde.
Hilafet kaldırıldığında?
Kerpiç evlerde.
Cumhuriyet ilan edildiğinde?
Kerpiç evlerde.
Şapka devrimi yapıldığında?
Kerpiç evlerde.
1960, 1971, 1980 darbeleri yapıldığında?
Kerpiç evlerde.
28 Şubat darbesinde?
Kerpiç evlerde.
Şimdi nerede oturuyorlar?
Kerpiç evlerde.
1299’dan bu yana yaşanan onca olayın, savaşın, darbenin, gelişmenin Doğu ve Güneydoğu köylerine ne faydası oldu peki?
Hiç.
Hâlâ kerpiç evlerde yaşıyorlar, hâlâ kerpiç evlerde ölüyorlar.
O imparatorluk, hilafet, meşrutiyet, cumhuriyet, laiklik, darbeler, savaşlar, cinayetler kimin içindi?
Belli ki oralardaki köylüler için değildi.
Yapılan hiçbir değişiklik, o köylülerin hayatını da ölümünü de değiştirmedi.
Niye yaptık peki biz onca şeyi, kimin için yaptık?
O köylerde yaşamayanlar için.
Yapmasaydık o köylüler için ne değişecekti?
Hiçbir şey.
Bugün yeryüzünün hiçbir doğru dürüst ülkesinde insanlar 6 ölçeğindeki bir depremde ölmezler.
Burada niye ölüyorlar peki?
Cihan imparatorlukları kurmuşuz, cumhuriyetler ilan etmişiz, Atatürk’ün ilke ve inkılâplarını kabul etmişiz, şapka giymişiz, darbe yapmışız, çağdaş olmuşuz ama köylüler kerpiç evlerde sabah vakti yıkıntıların altında ölüyorlar.
Ben yeniyetmeyken mahalle çocuklarının çok sevdiği galiz bir laf vardı, dayanamayacağım söyleyeceğim, “bana faydası olmayan kilisenin papazını öpeyim,” alın imparatorluğunuzu, cumhuriyetinizi, laikliğinizi, ilke ve inkılâplarınızı, şapkanızı, darbenizi, ne isterseniz ondan yapın.
Bunlarının hiçbirinin o köylülere bir faydası yok, olmamış, olmayacak.
Onların hayatını bunların hiçbiri kurtarmaz, onların hayatlarını, buralarda aydın geçinenlerin bile bir tür “fantezi” sandıkları “demokrasi” kurtarır ancak.
“Önce cumhuriyet”, “önce laiklik”, “önce vatan” diye bağıranlar, “demokrasi gelirse ne olacak, memleket bölünecek” diyenler, gidin şimdi bunları Elazığ köylülerinin parçalanmış bedenlerine anlatın.
Demokrasi, insanın her şeyden daha önemli ve kutsal olması anlamına gelir, demokrasi olsaydı, Meclis lojmanlarına, orduevlerine, memur kamplarına, Atatürk heykellerine harcadığınız parayı Elazığ köylerine harcamak zorunda kalırdınız, kerpiç evlerin içinde sabaha karşı yıkılan duvarların altında ezilerek ölmezlerdi.
Asfalt yolları, sağlam evleri, çiçekli bahçeleri olurdu.
Keyfinizce yağmalayıp paylaştığınız paraların, silahlara savurduğunuz paraların, gösterişe harcadığınız paraların hesabını size sorarlardı demokrasi olsaydı, “burada bu derme çatma kerpiç evler dururken o paraları nereye harcıyorsun” diye sorarlardı.
Ama köydeki çobanla siz bir değilsiniz tabii, para sizin, keyif sizin, iktidar sizin, gösteriş sizin, eğlence sizin, babalanma sizin, efendilik sizin, kerpiç evlerle ölüm de zavallı çobanın.
Demokrasi, “çobanla profesörün oyunun eşit” olması değildir, demokrasi, çobanla siyasetçinin, paşanın, profesörün, şehirlinin “hayatının eşit” olmasıdır, aslında istemediğiniz bu, değil mi?
Sizin hayatlarınız, şaşaanız, debdebeniz, köylülerin hayatından besleniyor.
Onun için istemiyorsunuz demokrasiyi, onun için istemiyorsunuz eşitliği.
İmparatorluk yaptınız, meşrutiyet yaptınız, cumhuriyet yaptınız, laiklik yaptınız, inkılâp yaptınız, darbe yaptınız.
Niye hiçbiri o köylülerin işine yaramadı?
Niye ölüyor onlar, neyin eksikliği öldürüyor onları?
Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün.
ahmetaltan111@gmail.com

http://www.taraf.com.tr/makale/10358.htm

14 Şubat 2010 Pazar

TEK TAŞ

Tek taş meraklılarının sevgililer günü armağanı :))

22 Aralık 2009 Salı

NOEL GELDİ!


Noel babayla bir sorunum yok, lakin bize ait olmayan bir geleneği bayram havasında Noel baba tiplemeleri, çam ağaçlarıyla kutlamak bana hiçte samimi gelmiyor. Ortak bir yılbaşı tarihini dünyaca kabul edip yeni bir yıla hep birlikte başlamak ve iyi dileklerde bulunmak belki normal sayılabilir.

Hristiyanların Ramazan bayramını kutlamaları, Nasrettin Hoca kılığına girip eğlenmeleri ne kadar beklenmezse, müslümanlarında Christmas ı kutlamaları o kadar sıradışı bence.

Hristiyan aleminin dini bayramları olması nedeniyle özel kutlamalar yemekler ve geleneklerinin getirdiklerini yapmasını son derece normal karşılıyorum.

Yılmaz Erdoğan'ın (nerden aklına geldiyse) Noel Baba kılığında çevirdiği filme de anlam veremiyorum. Türk insanının hem tarihi, hem mizah geçmişi, hem edebi geçmişi son derece zenginken, başka kültürlerin sembollerini konu edinmeyi de gereksiz buluyorum. Kendi kültürümüzle değerlerimizle sanat! içerikli yapıtlarda dalga geçmeyi, kötü göstermeyi marifet bilirken, başka milletlerin kültürüne özenecek komplekslerden kurtulmayı ne zaman başaracağız acaba?

Hristiyan aleminin dini bayramları hükmünde olan Chiristmas larını kutluyorum. Onlara mutlu Noeller :))

Bizlere de 2010 yılınının herkese ve ülkeye huzurlu gündemler getirmesini temenni ederim.

13 Aralık 2009 Pazar

ERDEMLİ İNSAN


Kimdir "Erdemli İnsan"

Erdem sahibi olmayana nasıl seslenmeliyiz?
Merak ettim bulduklarımı paylaşıyorum;

Erdem taşımanın ilk şartı insan olmakmış. madde1

Erdem sözcüğünün Latincesi “virtù”yani anlamı “cesaret” demekmiş.
Demek ki "erdemli insan" cesaretli olurmuş korkak, ödlek olmazmış. madde2

Erdemli bir kişi her yerde, her ortamda doğruyu söyleyecek, dürüst ve adil olacak, doğrunun, güzelin, iyinin yanında yer alacak, kötünün, haksızın ve zorbalığın karşısında olacaktır.
Erdemli kişide dürüstlük ve adalet olmazsa olmazmış. madde3

Montaigne ve Montesquieu Fransız düşünürü ve yazarı diyorki;

Genellikle eğitim, terbiye, görgü kuralları, günahtan korkma, kanundan çekinmeyle kötü hallerini baskı altına alabilen ve çoğunlukla iyi hallerini sergileyebilenlere “iyi insanlar”, kötü hallerini baskı altına alamayıp da doğal ve içgüdüsel hareket edenlere de “kötü insanlar” deriz. İnsanı olaylar ve durumlar karşısında alacağı tavırlar ve vereceği kararlar belirler. Bir yerde cesur ve gözü pek bulduğumuz bir kişi başka bir yerde korkak ve pısırık görünebilir. Bu garip davranış değişikliğinde kasıt ve karakter düşüklüğü söz konusu ise bağışlanamaz. Ama çoğunlukla insanı içinde bulunduğu öfke, korku, yoksulluk, baskı, zorunluluk gibi durum ve şartlar farklı davranmaya iterler.
Zaten insan erdeme sırf erdem olduğu için uysa, beklediği pozitif değerlendirmeler kendiliğinden gelecektir. Şu halde insan alçaklıktan uzak, sağlam karakterli ve bugünden yarına değişmeyen biri olmalıdır.

Değişik garip haller sergileyen insana erdemli demiyoruz. madde4
madde5...........


16 Kasım 2009 Pazartesi

NEFES FİLMİ

Film hakkında izlenimlerim ;
  • filmde ünlü olmayan doğal oyuncuları görmek, vıcık vıcık her diziye bulaşmış iğreti olduğumuz oyuncuları görmemek çok güzeldi.

  • günlük hayatta kullanılan abartısız cümleler ve tonlamalar oldukça iyiydi.

  • teröristleri ve ailelerini ucundan kıyısından mağdur gösteren mesajların olmaması rahatlatıcıydı.

  • her tipten her yöreden insan tiplerini içermesi ve doğal duruşları sağlanması başarılıydı.

  • komutanın ilk bölümde abartıdan ve kahramanlıktan uzak olması doğaldı.

  • son, acı son olmamalıydı en azından komutan ölmeyebilirdi

  • konu bir karakol baskınını içersede ana fikrin kanının son damlasına kadar savaşılıp yinede teslim olunmamasından ziyade, savunma daha hissedilir boyutta olmalıydı

  • çok yüksek müzik ve efektlerin kullanılması konuşmaların bir kısmının anlaşılmasını engelliyordu.

  • birinci bölümde hemen hemen hiç aksiyon yada gelişme olmaması beklentiyi karşılamadı

  • hayatta kalan askerin ölü yada yaralı arkadaşlarına koşması yerine, çatışmada yere düşen Atatürk heykelini kucaklaması ilginçti.

  • komutan sonunda hayatını kaybetse bile, kapana kısılmış bir imajla değilde biraz daha cesaretle ön planda çatışma içerisinde ve başarıda olması gerekirdi.

  • Emrah'ın şarkısının tamamını dinlemek tam bir işkenceydi. Başka şarkı türkü yok gibi.

  • herşeye rağmen şimdiye kadar yapılmış kendi konusunda iyi bir filmdi.

film hakkında bilgiler;

  • Filmin senaryosu aynı zamanda filmin yönetmeni olan Levent Semerci ile Mehmet İlker Altınay ve Hakan Evrensel'e ait. Senaryo Hakan Evrensel'in 'Güneydoğudan Öyküler' adlı kitabından uyarlanmış.

  • Kitabında Güneydoğu'da yaşanan terörü anlatan Hakan Evrensel, askeri okul mezunuymuş. Uzun yıllar Güneydoğu'da subay olarak görev alan Evrensel, kendi isteğiyle ordudan ayrıldıktan sonra tanıklıklarını kitaplaştırmış.

  • Levent Semerci'nin yönetmenliğini yaptığı film, Antalya'nın Kemer İlçesi yakınlarındaki Tahtalı Dağı'nda çekilmiş. Film için dağda, 2365 metre yükseklikte, küçük bir karakol kurulmuş.

  • Film, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yazılmamış.

  • Bugüne kadar görülen, duyulan ve yaşanan olaylar birbirine eklenerek, tamamen kurmaca olaylar ve karakterler yaratılmış.

  • 40 askeri canlandıracak yetenekli, zamanı bol ve ünlü olmayan isimler seçilmiş.Çekimler Tahtalı Dağı'nın yanı sıra Gömbe, İstanbul ve İzmit'te yapılmış.

  • Hazırlık aşamasında bölgede görev yapmış emekli askerlerle ve askerliklerini orada yapmış gençlerle konuşulmuş

  • Hazırlıklarına iki yıl önceden başlanan filmin çekimi 140 gün sürmüş.

  • Oyuncular bir ay, emekli bir eğitim subayı tarafından gerçeğe birebir uygun şartlarda eğitim almış.

27 Ekim 2009 Salı

SCRABLE UPWORDS

Önce Upword sonrada Scrable manyağı oldum, çok fena. Bilge kişi Prison Break insanı Wentworth Miller'in de en sevdiği oyunun scrable olduğunu öğrenince bir parça daha sevdim bu oyunu:)

Neden scrabel yada upwords oynayayım diye düşünecek olursak;

stres atıp düşünce dağıtabileceğiniz en zararsız ortam derim,

alzheimer olma riskini azaltabileceğiniz ve dostlarınız bu riski taşırken kendinizi daha emniyette hissedersiniz derim,

kelime hazineniz gelişir Türk dilinin yaygın kullanılan kelimelerden ne kadar fazla içerik oluşturduğunu öğrenirsiniz,

okey, tavla gibi son derece boş ve hammaliye oyunların gereksizliği bir kez daha hisseder ve vakit kaybından öte bişeye yaramadığını idrak edersiniz,

http://www.birmilyon.com/ sitesinden üye olarak günlük sınırlı sayıda ücretsiz oynayabilirsiniz derim.

neden oynamamalıyım için sadece bir kaç neden buldum,

müptela olup ayağınızın uyuştuğunu hissetmeyene kadar başından ayrılmayacaksanız hiç başlamayın derim,

geceleri bile rüyanızda kelime düşünüp harf yerleştirmeye çalışıyorsanız bu işe girişmeyin derim,

oyunu nette oynamayıp, manuel olarak aile efradı yada arkadaşınızla oynayacaksanız ve asayiş için yanınızda türk il kurumu sözlüğü bulundurmadan ve süre sınırı koymadan hiç başlamayın derim.

3 Eylül 2009 Perşembe

LİMON AĞACI OKU-YORUM

Şu aralar Limon Ağacı'nı okuyorum. Yazarı Sandy Tolan. Tatil dönüşleri eşekten düşmüşe döndüğümden bir süre sükunete bürünürüm. Altınoluk-Kuşadası-İstanbul güzergahıyla ilgili resimleri derlemek zaman alacak bunu ertelemek durumundayım.

Limon Ağacı, kurgulardan hoşlanmayan ve tarih sevenler için okunası bir kitap. Kitapta aktarılanlara körü körüne inanmamak kaydıyla araştırılarak dönem hakkındaki tarihi pek çok bilgiyi vermesi açısından hiç fena değil.

Tanıtım Bültenine yer verirsem kitap hakkında bilgi daha iyi anlaşılacağından aynen aktarıyorum;

1967 yılının yaz aylarında, Altı Gün Savaşı'ndan uzak olmayan bir tarihte, genç bir Filistinli adam ve iki arkadaşı İsrail'in Ramla kasabasına giderler. Onlar kuzendir ve yaklaşık yirmi yıl önce ailelerinin terk etmek zorunda kaldığı, çocukluklarının geçtiği evi görmek isterler. Bir kuzenin yüzüne kapı kapanır, diğerinin ailesinin evi okula dönüştürülmüştür fakat öbür kuzen olan Bashir, kendisini içeri davet eden Dalia tarafından karşılanır.

Bir Arap ve bir Yahudi ailesinin ilişkilerinin başlangıç noktası budur. Bashir babasının dikmiş olduğu limon ağacında bir sahipsizlik ve işgal duyguları içinde olur.1948 yılında küçük bir çocuk iken Bulgaristan'dan kaçak olarak gelmiş olan Dalia Soykırım tarafından yok edilen bir umut ışığı görür. Onlar kaçınılmaz olarak kendi yazgılarını yaşamışlardır ve bu İsrail-Filistin tarihinin bir küçükevrenini oluşturmaktadır.

İki genç insanın başlattığı diyalog bölgenin barış umudunu ortaya koymaktadır. Limon ağacı simgesel olarak bölgede huzurun mümkün olduğunu anlatmaktadır. Olağanüstü bir öykü ve kurgusal olmayan bir anlatıma sahip olarak sizi saracak.
-Sunday Times-


Dalia ve Bashir'in zorluklarla dolu arkadaşlıklarını izleyerek, okuyucular dünyanın en inatçı çatışmasının birinci elden deneyimini yaşayacaklar.
-Publishers Weekly-

Hiçbir kitap daha zorlayıcı olamaz... ve bu kitap kesinlikle bu yıl okuyacağınız en iyi kurgu-olmayan çalışma olacak.'

-Christian Science Monitor-


Yüzyılın yarısı boyunca İsrail-Filistin çatışmasının öyküsünü taşıyan tek bir ağaç varsa, o budur... Sandy Tolan bu ağacı bulmuştur ve onun aracılığıyla iki halkın acı ve tutkusunu gözler önüne sermiştir.'
-Milwavkee Journal Sentinel-

Tiger hanıma gelince; yokluğumda epeyce göbek yapmıştı. İki günde bunalıma girip kendini yemek ve uykuya vermiş, yığınla balık yemiş, hiç ortalarda arzı endam etmemiş. Beni hasretle karşıladı ve tarzı olmadığı halde sırnaşarak tam iki gün aralıksız etrafımda miyavlayıp bir daha bu kadar uzun yok olmamam için uyarıda bulundu. Şimdi mi? Eski haline döndü neyseki, dikenli pamuk şekeri modunda etrafta dolaşıyor salına salına.

31 Temmuz 2009 Cuma

ÖNCE TATİL SONRA İSTANBUL

Bavulumu hazırladım. Tiger'ın mamasını, kumunu, suyunu yenileyip bir haftalığına anneme sonraki bir haftada babama emanet ediyorum. Tiger bir kaç gün idare edip üç gün sonra bunalıma girecektir, birazda çıldırdıktan sonra dönme vaktim gelir neyseki.

Tiger yeterince şımarık bir kedi, bağrına taş basması için sevdiği mönü yapılacak eminim. Kuru mamaya ek, tavuk göğüs sote, et haşlama ve tavuk ciğeri kavurma ve en sevdiği marka çikolata ille teselli edilecek.


Tatile hammaliye yapmamak için az ve öz eşya alırım yanıma genelde. Bu defa öyle yapmadım, Allah yardımcım olsun, bir kaç deve yükü oldu neredeyse bavulum. Ek yapmakta gerekecek üstelik.



Bana müsade..

24 Mayıs 2009 Pazar

A N D I M I Z

Türküm,
Doğruyum,
Çalışkanım,
....................

Geçtiğimiz sabah, yakınlardaki İköğretim okulundan sabahın ilk ışıklarında koro halinde okunan "andımız" ı işittim. "Sabah sabah çocuklardaki çoşkuya bak" dedim yeniden uykuya daldım. Bir kaç gün sonra bu konuya gündem olarak tv de rastladım, detaylarını takip edemedim.

Güneydoğunun dağlarına "Önce Vatan" "Ne Mutlu Türküm Diyene" "Türk Öğün Çalış Güven" tarzındaki sözlerden rahatsız olanlara son derece yoğun tepki göstermişimdir. Yalnız her sabah and olarak okutulan sözcükleri bir süre düşündüğümde bile bir çok soruyla karşılaştım;

Türkiye çeşitli etnik kökenlerden oluşan insanlarla dolu bir ülke olarak, Türk olmayanlara her sabah "Türküm" dedirtmek barış, kardeşlik, birliktelik mi getirir yoksa damarlara mı dokundurur?

Türküm, doğruyum.... başkası nedir?

İlkokul öğrencilerine soğukta ve ayazda, sıcakta ve güneşte, her sabah yüksek sesle tekrar ettirilen and, neden liselerde hatta üniversitelerde uygulanmıyor?

Güne başlarken, ben Türküm, vatanım, milletim, doğruyum, çalışkanım vurgusu taşıyan andımız evden çıkmadan içimizden okuduğumuzda da aynı milli ve samimi hisleri taşımamıza neden olmaz mı?


Örneğin; Ermenistanda eğitim gören Türk çocuğunun her sabah "Ermeniyim" demeye mecbur tutulması çocukta nasıl hisler uyandırırdı?

Milli Marşından başka bir söylemin zorunlu hale getirilmesi başka gelişmiş ve demokratik ülkelerde varmıdır?

............................

4 Nisan 2009 Cumartesi

BENDE ÜŞÜYORUM

Hani güneş dünyamızı ısıtırdı, hani İlkbahar'da havalar ılırdı. Hayat Bilgisi kitaplarını protesto ediyorum:)

Yazmayalı da epey olmuş, ne gündemler gelmiş, neler değişmiş neler.


Bu sürede ülke de seçim oldu, sandıklar açıldığında kimileri zil takıp oynadı, kimileri kendini kandırdı, kimileri de vatan hainlerine emanet etti kendini ve belediyesini. Hal böyleyken diğer uçlar birbiriyle didişmeye devam etti.

Yazıcıoğlu ve bereberindekiler sırlarıyla Hakkın Rahmetine kavuştular, belkide en iyisini yaptılar. Konaklamak üzere bulundukları dünya hanını bir an önce terkedip ebedi yaşama uzandılar. Tek yoldaşları dünyada ekip biçtikleri, inançları, inandıkları, ömür sermayelerinin en tatlı meyveleri.

Obama gelmek üzere, ondan önce gelen güvenlik önlemleri, eşyaları, gündemi, ayak basmadan gölgesi bile alt üstü ettiği trafiği.

Gaziantep ise çocukların şehri olma yolunda adımlar attı. Masal Parkından sonra Harikalar Diyar'ı açıldı. Buz Pistlerinin çoğalması, yakında açılışı yapılacak olan Türkiye'deki ilk büyük çaplı sivil Plenetaryum'u (
uzay gözlem merkezi) ve büyük AVM'lerin açılması bu şehri Güneydoğunun cazibe merkezi haline getirdi.

Bu şehri sevmeyemi başladım ne!

20 Mart 2009 Cuma

GÜNEŞİ GÖRDÜM'Ü GÖRDÜM

Dün akşam Güneş'i Gördüm'e gittim. Hangi konuya odaklanılması gerektiğini anlayamadım.

Filmde Güneydoğu meselesine dem vurulmuş.
Asker-vatandaş ilişkisini,
Yöre insanının erkek çocuk sevdası, töresi, yaşam şartları,
Göç etmek zorunda bırakılan insanların hiç alışık olmadıkları şekilde sürdürdükleri hayatta nasıl canlarının yandığını,
Eşcinsellerin yaşadıkları baskıları,
Ülkemizin insana verdiği değer ile bir Avrupa ülkesinin standartlarının karşılaştırılması,
Mahsun'un film boyunca sağa yatık kafası.... filmden aklımda kalanlar:))

Konu bütünlüğü yoktu sanki, dağınık, parça parça olmasına rağmen oyuncular güneydoğunun doğal ortamından koparılmış getirilmiş gibi iyiydi özellikle küçük kızlar. Mahsun'un filmine gittiğime inanamıyorum ama kutlamak lazım itiraf etmeliyim.

19:45 seansı için gişede yığılmış insanları görünce bilet bulamayacağını düşünüp dehşete kapılan insanlardan birinin, bizi hedef seçerek haksız sözlü saldırısına cevaben arkadaşımın;

" beyefendi stresli olabilirsiniz ama insanlara bu şekilde hitap edemezsiniz"

şeklindeki yakşımına ve adamın bu cevap karşısındaki nasıl davranacağını bilemez yüz ifadesine film boyunca güldüm halada gülüyorum. Sen çok yaşa Hill, adam dozer niyetine ezip geçmek ve tatmin olmak niyetiyle ağız tadıyla kavga etmek istemişti :)))))))))))))))))))) sen herşeyi bitirdin adam hala neden cevap veremediğini düşünüyordur:))))


9 Mart 2009 Pazartesi

CRUZ'LAR VE MANGO

Mango'nun şimdi yine moda olan duble geniş paça pantolonlarını hep sevmişimdir. Bilindik dar ve klasik pantolonların yanında çok rahat ve şık olduğunu düşünüyorum tabi taşıyabilene. Trikoları, etekleri ve elbiseleride çoğu zaman tercihim olmuştur. Her ne kadar herkesin üzerinde rastlanabilir diye düşünülsede ben Mango giysilerini beğeniyorum. Sanırım tercih nedenim ürünlerin ince ve uzun insanlara göre yapılması, bu en büyük etken.

Mango tasarımları Penelope Cruz ve kardeşi Monica Cruz'un. İlkbahar Yaz Koleksiyonu mağazalara gelmişken indirim beklemeden alışverişin tehlikeli çağrısına uydum yine. Pek tabi bu şehirde tek mağaza olduğundan beğenildiğinde bitme durumuna karşı üşüşmekte fayda var.
Oturur pozisyonunda görülen bu yeşil elbisenin aslında oturularak tanıtılması isabetli olmuş. Zira 70 leri andıran bu elbise salkım saçak dehşet bişey, akıllara zarar :)

Benim tercihim bu elbise oldu. Yaz sıcaklarında serin tutacağını düşündüğüm şifon elbisenin boyu bir hayli uzundu. Genelde tadilat çıkmamasına rağmen 3-4 parmak kısaltıldı.

Sadece kot, yada pantolon, yada etek yada renk kısıtlamasıyla yaşayanlara inanamıyorum. Ortama ve duruma göre çeşitlilik varken tep tipe bürünmek göz zevkini bozuyor insanın.

Ey kot pantolona yapışıp kalan insan!
Kot her vücuda yakışmadığı gibi, her ortamda giyilebilir olması nedeniyle arkadan bakıldığında ayırt edilemeyecek şekilde tek tip insan modelini ortaya çıkardı. Özellikle dar paçalı olanları gına getirecek şekilde her insanın üzerinde. Hele kalitesiz olanları mide bulandırıcı. Aslında bu tür pantolonların hangi tipteki insanlara yakıştığı herkesce malum :) diretmek niye..
Bu ilkbahar saplantılardan kurtulmak için güzel fırsat :) benden söylemesi.

24 Şubat 2009 Salı

KURUMUŞ KALEMLER


Bu nasıl bir şeydir ki yazacak kalem bulamıyorum. Kalemliğimdeki onlarca kalemi deneye deneye bir hal oldum bütün kalemler kurumuş:) Kitap etkinliğine dair aldığım kitaba not iliştirmek için denediğim tüm kalemler silik yada yazmıyor. İçleri geçmiş, biri ikisi değil hepsi. Bu teknoloji değil kalemleri insanı bile kurutuyor, nasıl kalemler kurumasın. Not almak için telefon ajandası, pc deki belgeler, mektup yerine emailler, mesajlar derken kalemliğimdeki kalemler kullanılmadığından not yazacak tek bir kalem bulamıyorum şimdi.

Ne yapılırdı böyle durumlarda, kolonyamı damlatılırdı, ağızdamı ısıtılırdı içine mi tükürülürdü, hay Allahım:)) En iyisi en ilkel olanı deyip kurşun kalemlemi yazsam acep, ona bişey olmamış. Kalem yok yahu!

6 Şubat 2009 Cuma

İNSAN OLMAK EN İYİSİ

Tiger'ın görme yetisinin nasıl olduğunu hep merak ederdim ve kedilerin siyah beyaz gördüğü, üç boyutlu göremediği şekilindeki teorilere de inanmak istemezdim.
Ne kadar doğru bilemiyorum internette kaynağı belirtilmemiş, konuyla ilgili bazı bilgilere rastladım. Bilimsel olarak doğrulanmış son araştırma bilgileri bazı hayvan türlerinin dünyaya nasıl baktıkları resimlerle gösterilmişti. Burada bir kaçını paylaşmak istiyorum.

Kedi ve Köpekler
Kediler ve köpekler güçlü bir görüş algısına sahip değiller. Bu iki canlı türünün koku ve ses algıları görme duyularından daha fazla gelişmiş. Özellikle kediler, köpeklere göre bu konuda daha kötüler. Renk körüdürler. Köpekler zaman zaman sarı ve mavi arasındaki farkı algılayabiliyorlar fakat kediler bunu bile ayrıt edemiyor. Fakat kediler gece görüşü açısından insanlardan bile daha iyi.

Atlar

Atlar inanılmaz bir görüş alanına sahipler fakat dürbün görüş alanına sahip oldukları için tam olarak iki göz arasında kalan bölgedeki görüntüyü göremiyorlar. YAni gözleri geniş alandaki bir manzarayı ikiye bölüyor.

Yılanlar
Yılanlar iki sistemli göz algısına sahip. Bu sistemlerden biri renkleri çok daha iyi algılıyor. Dİğer sistem de ısıya dayalı algıya sahip. Bu anlamda gözleri aynı bir infrared detektör gibi işliyor. Yani diğer canlıları ve insanları ısıya dayalı özel bir algıyla seçebiliyorlar.

İnsaoğlu bu konuda ne kadar şanslı. İnsanın kedi ve köpekler gibi hassas koku alma duyuları olsa etraftaki envai çeşit kokuları daha derinden algılayıp düşüp bayılmaması içten bile değil. Hayat ne çekilmez olurdu. Renksizlik masrafları biraz azaltabilirdi ama renksiz bir hayat hiç düşünemiyorum.

Atlar anladığım kadarıyla renk konusunda sorunları yok. İki parça halinde görmeleride e olsun o kadar :)

Yılan gibi diye bir tabir vardır tevekkeli boşuna değil. Objeyi ısısından algılıyor Allah muhafaza:)

20 Ocak 2009 Salı

AKŞAM SEFASI

Akşamüstü kuşanıp spor alanına doğru yürümeye, orada da sadece barfiks yapma kararıyla yola düştüm. Bir iki dakika sonra ulaştığım barfiksi bir iki denemede yapamayacağıma kanaat getirdim. Oysa internette okuduğum yorumlarda insanlar belfıtığını düzenli barfiks yaparak atlattıklarından bahsediyorlardı. Zorlanarak devam edebilirdim yalnız faydadan çok zarar olabileceğini düşünerek vazgeçtim. İlk denememin başarısız oluşuyla savaş alanını yenilgiyle erken terketmek istemediğimden eve doğru bir yay çizip temposuz yürüyerek yoluma devam ettim. Yolda kah dinlendim kah resim çektim.Gün batımı yaklaşmış olmasına rağmen hava hala ılıktı. Küçük palmiyelerle henüz yeni yeşillenlenen yolun solundaki Masal Park, masal gibi görünüyordu gerçekten oturduğum yerden.
Şimdilerde eski Türk Filmi müzikleri tarzı moda olduğundan kulağımda çok hüzünlü şarkılar söyleniyordu.
Yolun sonunda tamamı şubat ayında açılacak olan Sanko Park AVM'sinin arkadan görünümü.
Yolun bitimi eve bir kaç adım kala Tiger pencerede bütün haşmetiyle beni bekliyor, görüyorum :)

8 Ocak 2009 Perşembe

PATİLİ EBRU

Ebru yu kumaşa uyarlama konusunda aceleci ve hevesli davrananlara uyup bende bir kaç örnek yaptım. Fena olmadı sanırım. Yalnız boya konusunda hala dikiş tutturabilmiş değilim. Daha cazip renkler oluşturmak için aldığım öd ve su ayarı yapılmamış boyalara alışamadım. Bütün gün bir öd, bir su, biraz boya, ayarı tam tuttu derken bir süre sonra yeniden sorun çıkarıyor yine öde sarılıyorum, dün bütün gün öd kokusundan içim dışıma çıktı:) Bu ayarı tutturmayı ne zaman öğreneceğim bilmiyorum, sabırlı olmalıyım biliyorum Ebru da birinci kural, sabır.
Geçen postta bahsettiğim acılara dayanamayıp sonunda bir lokman hekime gitmeyi başardım:) Sonuç belliydi aslında, belfıtığı. Yaptığım spor yasak şimdilik, dolayısıyla ilk işim hemen buna uygun bir spor alanı bulmak oldu, oda yüzme ve barfiks. Planlama tamam, uygulamaya geçmek için bir kaç güne ihtiyacım olacak. Hadi bana geçmiş olsun hiç kolay değil, gerçi adı çok basit, söylenişide öyle " fıtık " :))

4 Ocak 2009 Pazar

BİR DOKUNUN İKİ AH İŞİTİN

Yeni yıla sırtüstü yatarak girdim ama yine de 2009'dan çok ümitliyim, hiç yitirmediğim ümitlerim hala benimle:)
Hafta ortası kronik bel problemimin farkında olarak ağır kaldırdım ve böylelikle start vermiş oldum. Üzerine de spora devam edince, iki gün ağrılar eşliğinde sırtüstü yattım. Yürüyememenin ne demek olduğunu bilenler varmıdır zira anlatmak çok zor. Yeni yeni oturabiliyorum doktora gitmektede direnç gösteriyorum. En son gittiğimde bi kas gevşeticiyle geri dönünce tıbba olan güvenim iyice sarsıldı. İnsan yürüyemeyecek duruma gelecek ve tedavisi bir tek kas gevşetici olacak, ilginç bi sonuç.

Ben bunları yaşarken Gazze'de tepesine bomba yağan Filistinlileri düşününce halime bol bol şükrettim. Buz gibi havada dışarıda kalmak, her an ölüm tehlikesiyle yaşamak, çoluk çocuk demeden öldürülen insanları görmek. Üstelik buna bütün dünyanın sessiz kalışı içler acısı. Durum ortada fazla söze gerek yok.

Bütün bu insanlık dramının gözler önüne sergilendiği günlerde, yılbaşı gecesinde çılgınca kutlama yapanların da kulağı çınlasın..

14 Aralık 2008 Pazar

A.R.O.G.

Pazar günleri son zamanlarda hayatıma sinema günü olarak yerini alırken Arog 'u izlemek için 2 sinema dolaşıp 3. sünde yer bulabildik ancak. Filmi nezih bir salonda izleyip çok keyif aldım doğrusu. Türk filmlerine iyi kaynaştım ben bu ara. Sırada 26 Aralıkta vizyona girecek gururun ve asaletin cisimleştiği güzel insan Serhan'ın filmi var (Yağmurdan Sonra). Film başlarındaki reklamlarda Mahsun Kırmızıgül'ün de bi film tanıtımı vardı fena görünmüyordu. E tabi Türk sinemasına destek vermek gerek:)

Filmi izlerken aynı salonda bulunduğum insanlara da göz gezdiririm, kimler tarafından rağbet görmüş tepkiler nasıl diye (bana ne oluyosa:)), herneyse film başladığında bu kadar gülebileceğimi düşünmemiştim. İkinci bölümde ise artık gülmekten gözlerimden yaş geldiği sahneler oldu. Ben bunları yaşarken salondaki büyük bir ciddiyetle perdeye yönelen bakışlar mı abartıyordu, ben mi, şaşırdım bir hayli. Özellikle maç yapılan kısımlarda sanki gerçekten maç izler gibi somurtuk suratlarla izleyen insanları görünce inanamadım. Maç esnasındaki formalara bile bakarken çok güldüm espiriler bir yana.(resmen derya baykal da atkı şapka yapılan sakallı ipten örülmüştü:) Millet neden gülmüyordu anlamadım.

Neredeyse bir ilk; bir Türk komedi filmi ve belden aşağı vurmalar yok, küfürler başka dilde yapıldığındanmıdır nedir hiç batmıyor. Her filmde söylendiği gibi yabancı bir filmle benzer yönleri olduğu söylensede tamamen bilinçli olarak göndermeler yapılmış zaten filmdede bu çok bariz.

Bu film beni güldürdü ve ben bu filmi beğendim. Bayağı komedi filmlerinden çok farklı bir tarz benimsenmiş. Demekki Türk insanının önüne yığınla küfür ve bol miktarda cinsellik dökülmedende film tavan yapabiliyormuş, insanlar gülebiliyormuş (bizim salon hariç, bişey olmuştu onlara sanırım, yada çok ciddiye aldılar olayları :)

Filmde teknolojide süper kullanılmış, gözü tırmalayan bişey pek yok. Kostümler çok güzel, çok komik, çok güldüm. Cem Yılmaz iyi iş çıkarmış.

Filmde Esnaf Arif in hayata bakış incelikleri:) çok güzel sergilenmiş, film başka dile çevrilse tamamen özelliğini yitirecek şekilde türk insanının anlayacağı konuşma şekli ve espirilerin uyarlanışı yeterince komikti.

Bu ülke güzel işleri hakediyor. 1970 lerde insanlar ay yörüngesinde dolaşırken milletimiz rejimdi, dindi, kılık kıyafetti, siyasetti beyinler meşgul edilmiş. Bir çok medeni gelişmeler geriden izletilmiş. Bilim dünyasında yığınla gelişmeler varken hala eğitim hakkı, çalışma hakkı elinden alınan insanlar yaşıyor bu ülkede. Bu millet manen çok zulüm görmüş çok bastırılmış. Bu konuya nasıl daldım şimdi:) başka zamana bırakayım bari. Bu filme gidin hemde gönül rahatlığıyla:))